O GECE - 31

28.05.2021
Aradan birkaç ay geçmiş, sıra Yıldırım Binbaşının yıllardan beri beynini kurcalayan o sorunun cevabını bulmaya gelmişti! O sabah uyandığında Binbaşı Yıldırım’ın ilk işi, savaş yılından beri tanıdığı Lefkoşa’da yaşayan eski mücahit dostunun yanına gitmek oldu… O mücahit; ilk harekâtta onlara açlık günlerinde hellim peyniriyle, karpuz getiren Abdullah Çavuştu… Yıldırım Üsteğmenin yıllar sonra yeniden adaya geldiğini öğrendiği günden beri, o da hasretle eski kader arkadaşıyla karşılaşacakları günü bekliyordu…Binbaşı Yıldırım Lefkoşa’nın ara sokaklarından birisinde oturan Abdullah Çavuşun evinin önüne geldiğinde aracından indi, evin kapısının üzerindeki tokmağı sertçe kapıya vurdu… Kısa bir süre kapı açıldığında, iki eski savaşçı karşı karşıyaydı! Bir süre sessizce birbirlerini süzdüler… Sessizliğe karışan şaşkınlıklarını; Yıldırım Binbaşı bozdu,

-   Bu ne hal Abdullah Çavuş? Ne kadar kilo almışsın böyle! Fıçı gibi olmuşsun oğlum, dedi.

     Abdullah Çavuş da;

- Komutaniimmm, Allah için sen de hiç değişmemişsin, Panter gibisin yine, dedikten sonra sarmaş dolaş oldular. Yıllar sonra da olsa kader onları yeniden bir araya getirmişti… Bir iki hoş beşten sonra; Abdullah Çavuş’un mücahitlik görevinden sonra emekli olduğunu, ancak şimdilerde Rum kesiminde özel bir iş yerinde çalıştığını öğrenen Yıldırım Binbaşı;

-   Nasıl yani? Sen şimdi Rum kesiminde mi çalışırsın Abdullah? diye merakla sordu!

     Abdullah Çavuş heyecanla;

-   Evet, Komutanım, dedi.

Binbaşı Yıldırım çok şaşırmıştı! Abdullah Çavuş, bildiği kadarıyla asla Rum’un emrinde çalışmazdı.    Mutlaka bunda bir iş var diye düşündü… Sonra da;

- Abdullah, bana doğruyu söyle! Sen Rum kesiminde ne iş yapıyorsun? dedi.

   Abdullah Çavuş bir iki yutkunduktan sonra;

- Komutanım, ben emekli olduktan sonra, burada yeniden kurulan emniyet teşkilatında görev aldım. Her sabah Rum bölgesine geçerim. Ama asıl görevim, orada neler olup, bittiğini takip edip, gelişen olayları amirlerime raporlamaktır, dedi.

   Abdullah Çavuşun Rum bölgesinde ne yaptığını öğrenen Yıldırım Binbaşı;

-   Ah be oğlum! ’Hiç uslanmadın değil mi? Dedi. Ve devam etti…

- Savaşta da sen böyleydin! Zaman, zaman kaybolur, hiç beklemediğimiz anlarda çıkıp gelirdin. Ya elin hiç boş olmazdı! Ya da Rumlarla ilgili bir sürü yeni haberle dönerdin, dedi.

     Abdullah Çavuş;

- Evet komutanım. İşte şimdi de aynı şeyleri yapıyorum. Görevim çok tehlikeli ama bir o kadar da gerekli. Hem bu işi benden daha iyi kim yapabilir ki?

     İki eski silah arkadaşının bu özel sohbetinden sonra Yıldırım Binbaşı birliğine dönerken; ‘’Tamam işte! O esirlere nasıl ulaşacağımı buldum! Bunu Abdullah Çavuştan isteyeceğim. O da bana mutlaka yardım edecektir’’ diye düşünüyordu…

   Lojmana döndüğünde aklında bir sürü soru vardı! Tamam, Abdullah Çavuştan yardım isteyecekti ama o bu insanlara ulaşabilmek için iz sürmeye nereden başlayacaktı? Özellikle de akıbetini çok merak ettiği Maria’ya nasıl ulaşacaktı? Bu düşünceler içinde uyuyakaldı…

Sabah erkenden uyandığında; eşi Gonca çoktan uyanmış, kahvaltıyı bile hazırlamıştı. Çocukları hala uyuyordu. Hem henüz okulları da açılmış değildi ki… Yıldırım Binbaşıyı iyi tanıyan Gonca; adaya geldiklerinden beri onu hep düşünceli görmüş ama yıllar öncesi savaştığı o hassas dönemi hatırlamıştır diye bir şey sormamıştı! Ama Yıldırım Binbaşının bu düşünceli hali giderek can sıkıcı bir hale dönüşmüş, işten eve döndüğünde hiç konuşmaz olmuştu. Bu durumun neden kaynaklandığını bu sabah mutlaka öğrenmeliydi!

       Gonca;

   - Yıldırım sana bir şey soracağım diye söze girdi! Yıldırım Binbaşı;

-   Sor Gonca Gülüm’’ diye cevaplayınca;  

- Nedir sendeki bu hal Yıldırım? Adaya geldiğimiz günden beri adeta beynini kemiren bir şey var! Ama sen bana hiçbir şey anlatmıyorsun, dedi.

Yıldırım Binbaşı Kıbrıs’ta katıldığı savaş döneminden ne eşine, ne de çocuklarına hiçbir şey anlatmamıştı! Yaşadığı onca şeye rağmen bir gün dahi olsa yaşadığı o acılı dönemden bahsetmemiş, onları üzmek istememişti! Kaldı ki, savaştan döndüğü dönemde yıllar boyunca her gece uykusundan kâbuslarla, bağırışlarla uyanmıştı. Ama yine de yaşadıklarından hiçbir şeyi anlatmamıştı. Aslında Gonca’sı da o döneme ait bir şey sormamıştı… Belki o da Yıldırım Binbaşının anlatacaklarını duymak istememişti…

    Binbaşı Yıldırım; Gonca’sının sorduğu bu soru üzerine bir süre onun uzun, uzun gözlerinin içine sevgiyle baktı. Sonra da tok bir sesle;

- Yok, bir şey Gonca’m. Yeni görevime alışamadım herhalde onun yorgunluğu, sıkıntısı var. Kısa süre sonra alışırım, diyerek bu soruyu geçiştirmeyi tercih etti! Hem yıllardan beri anlatmadığı savaş dönemini, hele ki esirlerle ilgili yaşadıklarını şimdi anlatsa, ne anlaşılacaktı ki?’’

O yer ve zaman kesitinde yaşananları anlayabilmek için o yaşananların bir parçası olmak gerekirdi. Eşini çok ama çok seviyordu. Onun sevgisi bir başkaydı. Goncası, çocukları onun bu dünyadaki en değerli varlıklarıydı. Şimdi kalkıp da, ben yıllar önce serbest bıraktığım o esirlerin akıbetini düşünürüm ama özellikle de Maria ne yapıyor dese! Nasıl anlaşılırdı? Goncası ya yanlış anlar da? Hiç de hak etmediği şeylerle onu suçlarsa nasıl cevap verirdi?

Ancak hiçbir şeyi saklamadan eşine de anlatmalıydı. O da aynen böyle yaptı ve 11 yıl önce savaşın içinde o gece yaşanan her ne varsa bir, bir anlattı.Gonca Gül’ü büyük bir dikkatle dinlemiş olduğu bu gerçeği yaşayanların sonra neler yaptıklarını o da çok merak etmiş, Yıldırım Üsteğmenin o gece yaşadıklarını büyük bir gururla dinlemişti.

Sonrada;

-Canım Yıldırımım yıllardan beri zihnini kurcalayan bu olayın sonrasını öğrenmek senin en tabii hakkındır, inşallah o insanlara ne olduğunu sonunda öğrenirsin dediğinde de, Yıldırım Üsteğmen yanlış anlaşılmamanın iç huzuru ile derin bir nefes almıştı.

 Zaten yaşanan her şey ortadaydı. O sadece insanlık görevini yerine getirmiş ama yıllardan beri o insanların ne olduklarını düşünmekten de vazgeçmemişti! Belki de bunu öğrendiğinde, taşıdığı merak dolu bu yükten kurtulacak, vicdanen bir kez daha rahatlayacaktı. Aslında onların hayatlarını bağışladıkları, serbest bıraktıkları gün, vicdanen çok rahatlamıştı ama sonrasında neler yaşadıkları da önemliydi. Çünkü bu insanların yaşamı, onun hayatının bir parçası olmuş, sonrası yıllarda ne yaptıklarını öğrenebilme duygusu beynini adeta esir almıştı! Aklı yıllar öncesi yaşanan o geceye ve sabahına gitti… O gece yaşadıkları bir kez daha gözlerinin önünden geçmeye başladı;

‘’Bizler savaş başladığında köyümüzden çıktık ama bir türlü emniyetli bir bölgeye geçemedik diyen Maria gözlerinin önünde canlandı… Askerlerinin onları esir alıp da karşısına getirdikleri o anda; Maria’nın kardeşinin, korku dolu gözlerle çığlık, çığlığa nasıl ağladığını, onu nasıl kendi küçük kızına benzettiği, bunun üzerine ne kadar çok üzüldüğünü hatırladı… Sonrası bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye, o anları yeniden yaşamaya başladı. Haftalar boyunca aç, susuz dolaşan çoğu kadın, çocuk bu insanlara yardım elini uzatan, onlara kendi anneleri, babaları, çocukları gibi davranan Mehmetçikleri geldi aklına. Ne yiğit insanlardı. Her birisi aç, susuz kalmayı göze almıştı ama o insanlara yardım etmekten geri durmamışlardı. Hele ki Mehmet Çavuş’un o gece korkudan sütü kesilen Rum anne için bebeğine, civar çiftlikteki ineklerden süt sağıp getirmesi aklına geldiğinde, elinde olmadan gözü yaşardı… Ve o gecenin kahramanı Rum kızı Maria… O yeşil gözlü cesur kızın Rum televizyonuna çıkıp da; hiç hak etmedikleri halde, bu Türkler; ‘Rum esirlerini zehirleyeceklerdi’ diyerek suçlayan Rum papazın yalan söylediğini, gerçeğin hiç de öyle olmadığını tam tersine Türk askerlerinin onların hayatını kurtardığını, özgürlüklerine kavuşturduklarını söylediğinde ama özellikle de kendisine selam gönderdiğini bir kez daha hatırladığında…’’

‘’Aman Allah’ım, onları mutlaka bulmalıyım’’ diye söylendi; artık kararını vermişti…
"Kıbrıs" Diğer Yazılar